“Suicide Squad: Gerçek Kötüler” 2016 filmi hakkında bir takım karalamalar…

Merhaba sayın okurlar, UNESCO tarafından süperkahraman yılı ilan edilen 2016’daki en çok beklenen ikinci filim ile karşı karşıyayız. DC Marvelin süperkahramanlarına rakip olarak gerçek kötüleri  “hadi bakalım, bir de buradan deneyelim, para çıkıyor mu?” diye  piyasa sürmüşlerdir. Will S. ve Margot R. ekibin ağır toplarından olup filmde “klasik zenci ağzı” ve “psikopat hatun” olarak arzu endam etmişlerdir. Önceki “BatmanvSuperman” filminin yeteri heyecanı sağlamadığı için bu filmde de pek bir beklenti içine girmedim.

Filmin fragmanını izlerken böyle bir ekip ile farklı bir şeyler konulabileceği kanaatindeydim. Konusunu fragmandan pek çıkaramadan karakterlerin ilişkilerini görmek amacıyla filmi izlemeye gittik.

Filmin konusu kısaca özetlersek kötülerin tanıtımı ve belirli bir aksiyon içine atımı olarak yapabiliriz. Karakterler görsel olarak iyi oluşturulmuş ama bazı karakterler hikayesi yüzeysel işlenmiş. Duygusal parçaların ağırlıklı olduğu,aksiyonun pek doyurucu olmadığını görebilirsiniz. Ekibin karşılaştığı “kötü adam veya adamlar” -aaa, sizde burdaydınız dimi- tarzında karambole getirilerek işlenmiştir.

 

Sonuç olarak süperkahraman filmlerinde heyecan dolu hikaye yerine bir kaç ünlü adam ve kahraman sunup, parayı kolay yoldan cukka yapalım kafasında filmlerden bir tanesi olmuştur. İşin ilginci fragmandaki bazı sahneler filmde yer almamıştır. Büyük bir beklentiniz olmasın ve küçük sürprizlere hazır olun. Bir iki gaza getiren şarkınında filmde yer alması güzel anlarından birisidir.

Filmin sonunda aklınızda kalan ise…

Griggs: Ames, If this man shoots me, I want you to kill him and I want you to go clear my browser history…

Suicide_Squad_filming_in_Toronto_11.jpg

Onun arabası var gider mi gider…

Cesaretin Bodyguard(1992)’ı

“Farmer şöyle bir sorunum var ufak önemsiz bir sorun. bir akşam çıkmak istiyorum bir adamla yani buluşma gibi. ama kimseyle buluşamam çünkü sen her an benimle bulunmak durumundasın. yani beni evine davet ederse ne olacak? sen de mi geleceksin? öyleyse aklıma gelen tek şey senin beni davet etmen”

01459

Whitney’in canlandırdığı Rachel Marron karakterinin özeti olan bu teklif filmin en sevdiğim kısmıydı şüphesiz. Her şeye sahip olmasına rağmen *”hiçbir şeyi olmadığını” hisseden, şirret olduğunu söylerken aksini duymayı tüm kalbiyle duymak isteyen çocuksu hırçınlıklara sahip bir kadın Rachel Marron. Onun hayatını riske atmamak için yine ondan vazgeçmek zorunda kalan koruyucusuna olan kırgınlıklarını onu acıtmaya çalışarak tamir etmek isterken yine koruyucusuyla tamir olan güçsüz bir kadın ve korkularının üzerine gitmeyi motto haline getirmiş, prensipli koruyucusu Frank Farmer.

Yan rollerin de çok iyi canlandırıldığı bir gerçek ama kız kardeşin üzerinde çok fazla durulmamasına karşın kilit noktalardan birinde yer alması filmde eksik bulduğum nadir noktalardan biriydi. Yine de filmin kriminal yönü, ağırlığı aşk ve müzik olan bir film için tatmin ediciydi. Müzik demişken; filmde adı geçen, duyulan, bahsedilen tüm şarkıları spotify’da “The Bodyguard – Original Soundtrack Album” ismiyle bulabilirsiniz.

Kapanışı yaparken kısaca şöyle diyebilirim, film tipik bir imkansız aşk temasında olmasına karşın müzikleri olsun, oyunculukları,senaryosu ve replikleri olsun aradan geçen çeyrek yıl kalitesinden pek bir şey götürmemiş. Öyle ki Whitney yaşıyor olsaydı yine aynı konserleri verir ve hiç yadırganmazdı diye düşündüm. Pek çok komplo teorisine de kaynak sağlayacak nitelikte bir film olduğunu da düşünmedim değil. Filme puanım 7/10.

*bunu da buraya bırakıyorum